Daron Acemoğlu'nun yeni kitabı What Happened to Liberal Democracy? tesadüfen değil, tam da liberal demokrasinin en kırılgan göründüğü bir dönemde yayınlandı. Kitap, kolay tüketilen bir güncel siyaset yorumundan çok, kavramsal bir çerçeve inşa etme iddiasında: liberalizm nedir, neden değerlidir, kendi içinde hangi çelişkileri barındırır ve bugün neden bu kadar tehlikededir. Kitabı okurken hem bu çerçevenin gücünü hem de sınırlarını not almaya çalıştım.
Sorulan temel sorular
Acemoğlu işe, çoğu güncel tartışmanın atladığı temel sorularla başlıyor: Liberalizm tam olarak nedir? Bu kadar değerli olmasının nedeni ne? İçinde hangi yapısal çelişkiler var ve bunlar neden şimdi bu kadar belirginleşti? Ve belki en önemlisi — kurtarılabilir mi, kurtarılacaksa nasıl? Bu soruları sorarken önemli bir konumlanma yapıyor: serbest piyasa yanlısı liberallerin aksine, demokrasiyi liberalizme sonradan eklenmiş bir unsur değil, onun ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Siyasi güce dönüşme imkânı olmayan bir düşünce ve ifade özgürlüğünün pratikte pek bir anlamı kalmıyor; dolayısıyla ona göre özgürlük, piyasalar kadar demokratik siyasetle de ilgili bir mesele.
Üç liberalizm
Bu konumlanmayı netleştirmek için Acemoğlu liberalizmi üç ayrı gelenek üzerinden ele alıyor. Birincisi, Rousseau'nun "genel irade" kavramında somutlaşan ilerici/toplum mühendisliği geleneği — Acemoğlu'nun günümüzdeki "doğru" kültürel normları topluma dayatmaya çalışan aktörlerin fikri kökeni olarak gördüğü çizgi. İkincisi, Hayek'te en net ifadesini bulan klasik liberal gelenek: özgürlüğü büyük ölçüde devletin müdahalesizliği olarak tanımlayan yaklaşım. Acemoğlu kendini üçüncü bir konuma yerleştiriyor — Avrupa'da sosyal demokrasi, ABD'de ise genellikle "liberalizm" olarak anılan, "tahakkümsüzlük" (non-domination) fikrine dayanan bir gelenek. Bu çerçevede gerçek özgürlük, yalnızca müdahale edilmemekle değil, bir miktar ekonomik güvenceye ve baskın aktörlere karşı korunma imkânına sahip olmakla mümkün; aksi halde yeni fikir üretme ve deneme kapasitesi zaten baştan kısıtlanmış oluyor.
Dört varsayım, dört ilke
Bu üçüncü konumu temellendirmek için Acemoğlu dört varsayım öne sürüyor: yanılabilirlik (kendi görüşlerimizin yanlış olabileceğini kabul etmek), topluluk içinde sosyal öğrenme, açık tartışma ve deneyselliğe izin veren "nazik" bir epistemik gelişim süreci, ve kolektif bilginin toplumsal işleyiş için taşıdığı değer. Bu varsayımlardan dört ilke türetiyor: deneysellik ihtiyacı; birbirine bağlı tahakkümsüzlük ve özyönetim fikirleri; büyümenin maliyetleri yönetilebilir ve faydaları geniş çapta paylaşılırsa toplumsal ilerlemenin zeminini oluşturan ekonomik büyüme; ve bireysel haklarla topluluk haklarını dengeleyen "ılımlı toplulukçuluk". "İşçi sınıfı liberalizmi" adını verdiği büyük öneri de tam olarak bu dört ilke üzerine oturuyor: örgütlenme ve ifade özgürlüğüne dayanan, aşırı güce şüpheyle yaklaşan, servetin dağılımına önem veren, herkes için nitelikli iş yaratmayı hedefleyen bir çerçeve.
Zafer dönemi: İkinci Dünya Savaşı sonrası
Kitap bu çerçeveyi tarihsel olarak da doğruluyor: II. Dünya Savaşı sonrası dönem, Acemoğlu'na göre liberalizmin gerçek bir zaferiydi. Bilimi teşvik etti, bilginin eşi görülmemiş biçimde genişlemesini sağladı, demokratik özyönetimi güçlendirdi, işleyen kamu hizmetleri kurdu, sosyal ve siyasi özgürleşmeyi destekledi ve öncesi görülmemiş bir refah artışı getirdi. Ancak kitabın asıl ilgisi bu başarı öyküsünde değil, bu başarının neden kalıcı olmadığında.
İçsel çelişkiler: kapsayıcılık, cehalet, tahammülsüzlük
Acemoğlu liberalizmin bugünkü krizini yalnızca dışsal şoklara bağlamıyor; kendi içinde barındırdığı üç yapısal çelişkiye de işaret ediyor. Kapsayıcılık çelişkisi, tarihsel olarak dışlanmış grupları (yoksullar, kadınlar, azınlıklar, göçmenler) sisteme dahil etme çabasıyla, uzun süredir içeride olan grupların bu değişime uyum sağlaması arasındaki gerilimden doğuyor. Cehalet çelişkisi, yanlış ya da toplumsal uyumla bağdaşmayan yaygın inançlarla nasıl başa çıkılacağı sorusunu yansıtıyor. En keskini ise tahammülsüzlük çelişkisi: liberaller, kendi değerlerine tahammül etmeyen görüşleri ne kadar tolere etmeli, ne kadar etmemeli? Bu üç gerilim kitabın teorik omurgasını oluştursa da, Acemoğlu'na göre bugünkü krizin asıl tetikleyicisi bunlar değil.
Sanayi akdinin sona ermesi
Kitabın en güçlü ve en somut bölümü, krizin gerçek kaynağını ele aldığı kısım: göreceli ekonomik konumlardaki köklü değişim. Acemoğlu bunu "sanayi akdi" kavramıyla anlatıyor — kitlesel sanayileşme, ekonomik büyüme, güçlü sendikalar ve yükselen ücretler sayesinde zengin ülkelerin siyasi sistemlerinin sağlam bir zemine oturduğu dönem. Bu akit, sanayisizleşme, sendikalara karşı yürütülen sistematik mücadele ve eğitimsiz işçilerin göreli ücretlerindeki gerilemeyle birlikte çözüldü. Aynı süreçte üniversiteler hızla genişledi ve eski işçi sınıfından farklı değerlere, ama ekonomi tarafından tam olarak karşılanamayan beklentilere sahip, kalabalık bir üniversite mezunu kesim ortaya çıktı. Buna, solun kimlik siyasetiyle sağın yükselen kültürel-kimlik siyasetinin çatışması eklendi; bu bölünme, liberal üniversite mezunlarıyla sosyal açıdan daha muhafazakâr işçi sınıfı arasındaki eski koalisyonu parçaladı. Acemoğlu, özellikle ABD'de elitist ve antidemokratik bir siyasi kültüre sahip teknoloji sektörünün yükselişinin bu süreci hızlandırdığını, ama asıl belirleyici unsurun sektörün kültüründen çok algoritmaların — özellikle sosyal medyada bilgi ve görüş yayılımı üzerindeki etkisinin — olduğunu vurguluyor. Yapay zekânın hızla artan ve durdurulamaz görünen etkisi de bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Beş öneri
Manzara kasvetli olsa da kitap bir eylem planıyla kapanıyor. Acemoğlu beş öneri sıralıyor: özyönetim, deneysellik ve bilgi paylaşımının buluşma noktası olarak topluluğun yeniden değerlendirilmesi (bunun somut aracı olarak yurttaş meclislerine daha fazla güven duyulması dahil); liberalizmin özgürlük ve eşitlik gibi kurucu ilkelerine, baskıcı eşitsizliklerin sınırlandırılması dahil olmak üzere geri dönülmesi; farklı toplulukların ortak noktalarını öne çıkaran birleştirici bir anlatının inşası; çeşitli beceri düzeylerindeki işçiler için bol miktarda nitelikli iş üretebilecek kurumlar ve teknolojiler etrafında bir ortak refah gündemi; ve geniş kitlelerin erişebileceği etkili kamu hizmetleri taahhüdü.
Değerlendirme: ikna edici mi?
Burada kitabın teşhis kısmı ile reçete kısmı arasında ciddi bir denge farkı olduğunu belirtmek gerekiyor. Sanayi akdinin çözülüşüne dair anlatı, somut mekanizmalarla (vergi teşvikleri, sendikasızlaşma, üniversite genişlemesi, algoritmik bilgi yayılımı) desteklendiği için ikna edici. Beş öneri ise büyük ölçüde normatif bir yönelim çiziyor, ama bunun hangi siyasi güçler tarafından, hangi somut mekanizmalarla hayata geçirileceği büyük ölçüde açık kalıyor.
Üç noktada bu iyimserliğe mesafeli durmak gerekiyor. Birincisi, kitabın merkezine koyduğu "topluluk" kavramı iki ucu keskin bir araç: birleştirdiği kadar bölüyor da. Çokkültürlü ve ideolojik olarak parçalanmış Batı toplumlarında topluluğa duyulan sadakat, birleştirici bir anlatıdan çok yeni bölünme hatları üretmeye de yatkın. İkincisi, teknolojiyi kolektif olarak istediğimiz yöne şekillendirme kapasitemiz konusunda kitap fazla iyimser görünüyor; pratikte teknoloji, yaratıcılarının en kârlı bulduğu yönde gelişmeye devam ediyor ve özellikle teknoloji oligarklarının gücü henüz gerçek bir denetim mekanizmasına tabi değil. Üçüncüsü, ve en rahatsız edici olasılık, Acemoğlu'nun savunduğu liberal demokrasi biçiminin tarihsel olarak bir istisna — sanayileşmenin işçi sınıfını seferber edip örgütlediği kısa bir pencere — olabileceği ihtimali. Tarihsel olarak toplumların büyük çoğunluğu ya katı normlar altında ya da aşırı eşitsizlik dayatan hiyerarşiler altında yaşadı; sanayileşme geriler ve otomasyon/YZ ilerlerken, otokrasiye geri dönüş veya Çin modelinde olduğu gibi siyasi özgürlükleri genişletmeden teknolojiyi benimseme eğilimi güçlenebilir.
Bu son nokta, kitabın yanıtlamakta zorlandığı asıl soruyu ortaya koyuyor: Marx, siyasi ideolojinin ve toplumsal düzenin teknolojiden kaynaklandığını görmekte haklıydı, ama sanayileşme ve büyümenin siyasi iktidarı burjuvazinin ötesine genişleteceğini öngörememişti. Şimdi sanayisizleşme ve yapay zekâ çağıyla birlikte tam tersi bir sürecin eşiğinde olabiliriz. Böyle bir dönemde, teknolojik ve ekonomik zemini büyük ölçüde ortadan kalkmış bir dönemin siyasetini yeniden inşa etmenin mümkün olup olmadığı, kitabın açık bıraktığı en önemli soru.
Sonuç
Kitabın gücü, liberal demokrasinin krizini tek bir nedene indirgemeden, ekonomik, siyasi, kültürel ve teknolojik hatları tek bir çerçevede bir araya getirebilmesinde yatıyor. Zayıf noktası ise, teşhisteki bu titizliğin reçete kısmında aynı somutlukla devam etmemesi. Yine de, güncel siyasi kutuplaşmayı sadece kültürel bir anlatı olarak değil, altında yatan ekonomik dönüşümle birlikte okumak isteyen herkes için önemli bir referans metni.

Yorumlar
Yorum Gönder